bir yerlere sürüklenen yazı

Merhaba. Uzun zamandır yazmak istememe rağmen yazamıyorum. Bugün de yoğun bir gün yaşadığımdan ve o yoğunluk şu saat itibariyle devam ettiğinden uzun uzadıya yazamayacağım ama içimde nedenini henüz çözemediğim bir konuşma, anlatma isteği olduğundan kısa da olsa size bir şeyden bahsetmek istiyorum.

Geçen gün yabancı bir Türkologun gayet güzel bir Türkçe’yle, Türklerin kendi dillerini alabildiğince sığ kullandığını, Türkçeyle uzun cümle kurmak kadar güzel bir uğraşın yeryüzünde pek az olmasına rağmen Türklerin genelde kısa cümleler kurarak kendilerini anlattıklarını ve kendisinin buna hayret ettiğini söylediğini duyduğumda aslında benim de uzun cümle kurmayı ne kadar çok sevdiğimi, şimdiye nazaran eskiden çok çok daha fazla yazdığımdan uzun zamandır bu zevki tadamadığımı ve ne yalan söyleyeyim özlediğimi hatırladım.

Pişmanlık duyduğum pek çok şey olduğu gibi yukarıdaki örnekteki gibi özlediğim şeyler de hayli fazla. Bu ne kadar sağlıklı bilmiyorum. Çok sağlıklı olmadığı mâlum fakat inanın ki eğer sağlıksız davranışlarımızı ortaya koyacaksak benim sağlıksız davranışlarımla sizin sağlıksız davranışlarınız ortaya gelecekse, Allah’ımın üzerine yemin ederim ki* benim sağlıksız davranışlarım sizin sağlıksız davranışlarınız önünde diz çöker, tövbe ister böyle bir psikopatlık karşısında.** Hiçbir şeyden pişmanlık duymamak nedir arkadaş? Bu duygunuza o kadar hayret ediyorum ki her alakasız ortamda duyduğum her alakasız “ay ben hiçbir şeyden pişmanlık duymam”larınız ve o da yetmezmiş gibi “zaten pişmanlık duyacak olsam yapmam”larınız beni benden alıp ayrı diyarlarda tarifsiz yolculuklara sürüklüyor. Ben akşam eve dönerken trafiğe takıldığımda “tüh, keşke diğer yoldan gitseydim.” derken böyle durumlarda sizin ne yaptığınız, ne hissettiğiniz aklıma geliyor ve şaşıyorum. Allah’tan şaşıyorum da o şaşkınlıkla trafiğin verdiği acıyı biraz hafifletiyor ve evime, pijamama, yatağıma ve canım koltuğuma öyle varıyorum. Böyle ayrıntılı anlatınca sanki sizin(siz değilseniz alınmayabilirsiniz) hiçbir şeyden pişmanlık duymayışınıza takıntılıymışım gibi hissettim, hayır, öyle değil. Önemli ve hayatta kırılma yaratacak kararlar istemediğin gibi sonuçlanırsa veya bile bile iyisi varken boktanını seçtiysen(defalarca yaptık) bundan pişman olmaz ve bunu ortamlarda “hayatım hakkında verdiğim hiçbir karardan pişman değilim” diye satabilirsiniz, cık cık diye bu gereksiz kabarmanızı içimden ayıplarım ama anlarım. Onun haricinde yağmur yağmaz dediğiniz ve şemsiye almadığınız günün akşamında otobüs durağına sırılsıklam olmuş biçimde yürürken dahi “hiçbir şeyden” pişman olmamanızı hayretle karşılayacağım.

“Dahi” demişken “dahi anlamında de’ler ayrı yazılır” diye diye delirttiğiniz yurdum insanının acınası hâlleri geldi gözümün önüne. İçimi tekrar kaplayan bu acıma, hoşa gitme, sevimli bulma, hor görme ve birbirinden alakasız daha birkaç duygumdan oluşan karışımı bir yana bırakmak, bu acı konuyu örnek fotoğraflarıyla birlikte bir başka yazıda anlatmak istiyorum.

Şimdi gelelim asıl konumuza. Belki inanmayacaksınız ama bu yazıya size Radio Paradise’ı tanıtmak için başladım. Girişi uzun tutmayacak, derdimi anlatıp kaçacaktım ki nerelere geldi muhabbet. Hep ilgisiz şeylerden bahsedip aklımı karıştırıyorsunuz.

Size ceza olsun. Radio Paradise neden Spotify ve türevlerinden iyidir sorusunun cevabını benden almak için biraz daha bekleyeceksiniz.

Hoşçakalın.

Bir Cevap Yazın