Öldürebilirdim

Evet, öldürebilirdim. İnsan hayatına değer vermediğimi zaten biliyordum da mesele o değildi. Onu rahatsız ediyordu, anlatmıştı bana. Sadece benden bir şey saklamamak için anlatmıştı. Kendimi hiç o kadar aciz hissetmemiştim, zavallı. Ne onu dövebilecek gücüm vardı ne de yüreğim. O güne kadar nefret ettiğim mahalle delikanlılarından biri olmayı çok istedim, üç beş zibidiyi daha peşine takarsın gider döver tehdit edersin, hallolur. Ne onlardan biriydim ne de bunu rica edebilecek delikanlılardan biriyle samimiydim. Yalnızdım, bir şeyler yapmam gerekiyordu. Belki de bu kadar yalnız olmasaydı ondan sorumlu olduğumu bu derece hissetmezdim, benden başka kimsesi yoktu.

Üç gün belimde silahla gezdim. Teyzemin dedemden kalan hiç kullanmadığı, yılda bir kere çekmeceden çıkan silahını aldım gizlice, mermileri doldurdum bir tane de içine çektim kurşunu. Yakalanma gibi bir korkum yoktu, bir planım vardı. Basit bir plan, vur ve kaç. Zaten öyle bir adamın ölümüne çok fazla kişinin üzülmeyeceği gibi polis de olayın peşine çok gitmeyecekti. Yapacağı tek şey arkadaşlarını, birkaç kavgalı olduğu adamı alıp dövecek sonra dava kapanacaktı. O zamanlar bu kadar kamera da yoktu şehirde. Daha biz bizeydik.

Onunsa bunların hiç birinden haberi yoktu. Zaten az görüşebiliyorken bu kısıtlı vakitlerde kötü şeylerden bahsetmek istemiyordu.

Onu ilk defa Kazan’ın yanında arkadaşlarıyla ot çekip maçı beklerken gördüm. Daha silahım yoktu ama olsaydı da o kadar insanın önünde bunu yapamazdım, yalnız olması gerekiyordu.

Dediğim gibi üç gün boyunca belimde silahla gezdim, takip ettim onu. Üç gün yalnız yakalayamadım. Hep kalabalıktı çevresi. Takipte olduğum her dakika yaptığımın doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu düşündüm. Doğruydu. Çünkü onu koruyabilmemin, kendimi ispat edebilmemin başka yolu yoktu.

Üçüncü günün gecesi yorgunluktan bitap düşmüş halde eve geldim. Bir sonraki gün onu yalnız yakalayacağımdan emindim. Üç günlük takibim sırasında her sabah ekmek almak için bakkala gitmişti. Bir ekmek bir süt. Ananesiyle yaşıyordu.

Bakkala doğru yokuş çıkıyordum. Yarım saat bir saat sonra gelmesi gerekiyordu bakkala fakat bu gün erken gelmişti, bakkaldan çıkarken görmüştüm. Aynı pis mavi gömleği giyiyordu. Nereden bilebilirdim? Hızlanmaya başladım aramızda 35-40 adım vardı. Evleriyle bakkal arasında kalan parka girdi. Abbasağa Parkı. Koşar adım arkasından gittim. 20-25 adım vardı aramızda panik oldum silahımı doğrultup haykırdım arkasından. Bana doğru çevirdi kafasını ve koşmaya başladı. Kovalıyordum. Kendi evine doğru koşmaktan vazgeçip soldaki çıkışa yöneldi, arkasından koşuyordum. Parktan sokağa adımını atar atmaz yokuş aşağı inen arabanın altında kaldı. Talihsiz bir şofördü belli ki. Zaten ölecek bir adamı öldürmek.

İlginç bir his vardı içimde. Bir yandan rahatlamıştım çünkü ölmüştü artık ama diğer yandan benim öldürmem gerekiyordu mızıkçılık yaparak kazanmıştım oyunu. Yüzünü görmek istedim. Yüzünü görüp günlerdir içimde biriken nefretle bakmak istedim gözlerine. Arabanın etrafında biriken kalabalığı yararak yanına kadar ilerledim. Arabanın altında olduğundan eğilmek zorunda kaldım yüzünü görmek için. Yüzü bana dönüktü, daha ölmemişti bana bakıyordu. Göz göze geldik.

O değildi. Ne yapacağımı bilemedim doğruldum hemen. Geri geri ilerleyip kalabalığın içinden çıktım. Başım dönüyordu, gözüm parkta birine takıldı. Mavi gömlekli. Elinde bir poşet. Bir ekmek bir süt. Önce kalabalığa baktı sonra da bana. Sigarasından bir fırt çekip yoluna devam etti…

İllüstrasyon: Element 115 Desing Studio

4 Comments

  • mehmet 26 Temmuz 2008 Reply

    bu yazıyı sen mi yazdın?

  • ygt 27 Temmuz 2008 Reply

    yeş

  • mehmet 28 Temmuz 2008 Reply

    amerika sana yaramış

  • esin 5 Ağustos 2008 Reply

    yiğittt çok güzelmiş.selamlar

Bir cevap yazın